Türkiye-Orta Asya İlişkilerinin Genel Çerçevesi Üzerinden Yeniden Asya’yı Okumak

Soğuk Savaş’ın bitmesiyle uluslararası sistem yeniden bir yapılanma sürecine girmiştir. Bu süreç içerisinde, kuruluşundan beri dış politikasını “Batı ittifak sistemleri içinde yer alma” ve “statükoculuk” ekseninde oluşturan Türkiye, Soğuk Savaş süresince, Batı ile “jeostratejik önemini” kullanarak kurduğu ekonomik, politik ve askeri ilişkilerin devamlılığının mümkün olmadığını fark etmiştir. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle, özellikle de Avrupa ülkeleri, giderek daha “güvenli” bir ortama kavuşurken; Türkiye, üç yanında ortaya çıkan yeni çatışma bölgelerinin yarattığı sorunlarla karşı karşıya gelmiştir.

Bilindiği gibi 1921 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması’nda sonra, Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya’daki “Dış Türkler” ile ilişkileri sınırlı düzeyde kalmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve beş Türk devletinin bağımsızlıklarını kazanması, Türkiye’nin bölgeye bakış açısını ciddi şekilde değiştirmiştir. Zira Türk Cumhuriyetleri’nin bağımsızlıklarını kazanmaları Türkiye’de heyecan uyandırmış; Türkiye’nin bu ülkelerle olan tarihsel ve kültürel bağları sebebiyle söz konusu ülkeler ile Batı arasında bir köprü rolü üstlenebileceği ve bölgesel güç niteliğini kuvvetlendirebileceği savunulmuştur.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Orta Asya’daki Türk devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları, Türkiye’nin bu bölgeye ilgi duymasını ve genel anlamda dış politikasını etkilemiştir. Çünkü dil, tarih ve kültür açısından bu bölge ile Türkiye’nin bir ortaklığı söz konusudur. Türkiye, mevzubahis bölgeye yönelik; komşularıyla işbirliği içinde, toplumla bütünleşmiş, demokratik değerleri benimsemiş, bağımsız, siyasi ve ekonomik istikrara sahip bir politika hedeflemiştir. Bu sebeple de bağımsızlıklarını kazanmaları sonrasında söz konusu ülkelere hemen yardım yapmaya başlamıştır. Ayrıca önemli yatırım fırsatları da sunmuştur.

Aslında Türkiye, Rusya ve İran tarafından bu politikalarından dolayı ilk başlarda “Turancı” politikalar uygulamakla da suçlanmıştır. Nitekim “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” gibi Türk dış politikasında ön plana çıkan söylemler de ilgili devletlerce bunun kanıtı olarak gösterilmiştir. Fakat daha sonra Türkiye, Rusya’yı yok sayarak bu coğrafyada arzuladığı nüfuza ulaşmasının çok da kolay olmadığını fark etmiştir. Çünkü buna hem Rusya müsaade etmemekte hem de bölge ülkelerinin bürokratik yapısında geçmişten kalan Sovyet mirası etkili olmaktaydı. Zira bahse konu olan ülkeler, özellikle de ekonomik ve askeri anlamda Rusya’ya bağımlı haldeydiler. Dolayısıyla Rusya, bölgenin en önemli aktörüydü. Bu nedenle de Türkiye’nin bölge ülkeleri nezdinde model olabileceği algısı zamanla zayıflamış ve bölge ülkeleri, Rusya ile ilişkilerini geliştirmeye yönelmiştir.

Orta Asya’daki zengin doğal gaz ve petrol kaynaklarının Batı’ya taşınması konusunda Türkiye, Batı yanlısı bir politika izleyip; Rusya’yı devre dışı bırakan seçenekler gündeme getirmişti; ancak gerek Rusya gerekse de diğer bölge ülkeleri tarafından bu konu çok makul görülmemiştir.

Öte yandan belirtmek gerekir ki 1990’lı yıllar, Türkiye’nin dış politikada çeşitli alternatifler aradığı bir dönemdir. Söz konusu dönemde cereyan eden Ermeni ve Kürt sorunları ve kısmen bunlardan kaynaklanan komşu ülkelerle sıkıntılar, tek yönlü Batı/ABD merkezli politikaların yarattığı sorunlar, Türkiye’nin alternatif politikalar aramasını gerektirmiştir.

Alternatif strateji arayışları bağlamında Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya bölgesi üzerinde siyasi nüfuz elde etme politikalarının ilk aşamada beklenen etkiyi yaratmaması üzerine Ankara, bu bölgeyle kuracağı ilişkileri belirsizliğini koruyan AB’ye entegre olma sürecinde Türk Dünyası’nı tamamlayıcı bir araç olarak görmüştür. İşte bu ortamda Türkiye, bölgeye yönelik politikalarını ekonomik temelli işbirliğine öncelik veren bir yumuşak güç olarak sunmuştur. Elbette bu durumun arkasında, petrol ve doğalgaz gibi Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu ucuz enerji ihtiyacı da vardır.

Hatırlanacağı üzere 1990’lı yıllarda Türkiye’de koalisyonlar kurulmuş, 2000’li yıllara ekonomik krizle başlanmıştır. Bununla birlikte iç ve dış politikadaki tutarsızlıklar da ayyuka çıkmış, 11 Eylül 2001 tarihli terör saldırıları sonrasında ise başta Afganistan olmak üzere Avrasya’da birtakım değişimler yaşanmaya başlamıştır. Nitekim ABD, “jeopolitik ödül” olarak tanımladığı Avrasya coğrafyasında ciddi bir nüfuz elde etmeye başlamıştır.

Bölgede ABD nüfuzu artarken paralel sayılabilecek dönemde Türkiye’de de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelmiş ve Türkiye’nin bölgeye olan ilgisi artış göstermiştir. Bu kapsamda Türkiye, bölgede özellikle de Çin, Rusya ve İran gibi güçlerle rekabet halindedir. Diğer taraftan Türkiye’nin bölge politikasındaki beklentileri ile ABD’nin beklentileri arasında örtüşme olduğu da ifade edilebilir. Çünkü ABD, post-Sovyet coğrafyadaki Rus nüfuzunun sınırlanmasını isterken; Türkiye de Türk Dünyası’nın entegrasyonu hususunda Rusya’nın sınırlandırılmasından olumlu çıktılar elde edebilir. Özellikle de petrol ve doğalgazın Batı’ya taşınması politikasında Türkiye ile ABD’nin politikaları örtüşmüştür. Ancak bu durum, Türk devletlerinin Rusya’yla olan yakın münasebetleri nedeniyle zaman zaman Türkiye’nin bölgedeki imajı açısından olumsuz algılara da sebebiyet vermiştir.

Son dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan sorunlar ise 2017 yılından beri yaşanan Türkiye-Rusya-İran yakınlaşmasıyla birlikte yeni bir vizyonu beraberinde getirmiştir. Suriye İç Savaşı’nı çözmek için harcanan mesai ile başlayan Astana Süreci, Ortadoğu’nun ABD tarafından dizayn edilmesine karşı yükselen itirazı simgelemektedir. İşte Astana Süreci’nin yaşandığı bu ortamda Türkiye tarafından dile getirilen “Yeniden Asya Açılımı” son derece dikkat çekicidir. Zira Soğuk Savaş sonrasında bölgede “Rusya’ya rağmen” etkili olmaya çalışan Türkiye, bu kez “ABD’ye rağmen ve Rusya ile iş birliği halinde” formülüne yoğunlaşmaktadır. Bu da Ankara’nın geçmiş dönemlerde uyguladığı Orta Asya politikalarında karşılaştığı engelleri aşmasını kolaylaştırabilir. Böylelikle işbirliği merkezli bir ilişki tesis edebilir. Bu da Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri anlamda önemli kazanımlar elde etmesini beraberinde getirebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin “Rusya’ya rağmen Türk Dünyası” vizyonundan “Rusya ile işbirliği içinde Türk Dünyası” vizyonuna yöneldiğini söylemek mümkündür. Bu da bölge ile olan ilişkilerin daha sağlıklı bir zemine oturması için anahtar işlevi görebilir. Bu nedenle de 2019 yılında açıklanan “Yeniden Asya Açılımı”nın söylem düzeyinde kalmayarak eyleme dönüşmesi; yani Türkiye’nin bölgeye yönelik daha somut adımlar atması gerekmektedir.

Total
3
Shares
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Previous Article

İran Çevresinde ABD Varlığı

Next Article

Kıbrıs Türklerinin Kritik Seçimi

Size daha iyi bir deneyim sunmak için websitemizde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için Gizlilik Poltikası sayfamızı ziyaret edin.