Çöle İnen Şiddet

Sosyal Bilimler, bir toplumun meselelerini ele alacağı zaman bütüncü bir yaklaşım sergiler. Bu yaklaşımın en önemli adımlarından birisi ise ele alınan toplumun kültürünü ve kolektif bilincini şekillendiren mühim unsurlardan olan “mekan” boyutunu göz ardı etmemesidir. Bu, daha net bir ifade ile coğrafyanın sosyal tutumları şekillendirici etkisi olarak da ifade edilebilir. İşte bu bağlamda her türlü siyasî ve güncel söylemden bağımsız olarak, sürekli gündemde kalan Orta Doğu’nun insanlarına zaman, mekan ve kolektif ruh çerçevesinde, sosyal bilimlerin derinlemesine çözümleyici gözleriyle bakmak, anlaşılmayan pek çok meseleyi de anlaşılır kılacaktır.

Peki, Orta Doğu’ya kendi özgün şartlarını veren mekan özellikleri nedir? Orta Doğu, kuzeyden ve doğudan kuşatılan çöllerle kaplı bir beldedir. Çöller, yapısı itibarıyla içerisine giren her şeyi yutan bir hiçlik diyarıdır. Orta Doğu’nun çöl etkisiyle oluşan büyülü dünyası ise bilhassa yakın tarihte şiddet dumanlarının tütmeye başlamasıyla burada yaşayan insanların belleğinde psikolojik gerilimlerle dolu ruh haline bırakmıştır. Kadim medeniyetlerin ışığında bu bölgede yükselen güzide yerler, aitliklerin yolunu kesen vahşi etnik savaşlarla beslenmiştir. Şiddetin panzehiri çetin çöl şartlarında fırtınanın içerisinde savrulup duranların insanlık dramlarına tanıklık etmiştir.  Tarih ise bu coğrafyada ihtiras ve yağma kültürüyle beraber kan rejimi ile yönetilen devletlere şahit olmuştur. Bilhassa yakın dönemde Batılı emperyal güçlerin böl ve yönet politikasıyla bölgenin kendi çocuklarının süreç içerisinde bu topraklara yabancılaşması, bölgenin en tanıdık gerçeği olup çıktı. Bu sebeple Orta Doğu’nun ruh hali de bir anlamda tarih içerisinde her boyutu ile çölün kumları gibi değişken ve güvenilmez hale geldi.

Peki bu süreç nasıl başladı? Bu süreci Orta Doğu’da dengeleyecek iç dinamikler yok muydu? Aslında Orta Doğu’da yaşayan toplumların kendi dinamikleri mevcuttu ama emperyal güçler karşısında tüm insiyatif 20. yüzyılın başında yitirildi denilse yanlış olmayacaktır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Devlet-i Aliyye’nin dağılmasıyla birlikte emperyal güçlerin paydaşları ile bölüştükleri bölgeler fütursuzca yeniden ve bölgenin tarihsel birikimiyle oluşan sosyolojisi göz ardı edilerek dizayn edildi. Güç bataklığında uğultulu ve fırtınalı dönemlerin habercisi olan bu anlamsız çekişmelerin başrolleri belliydi.

1950’lerde tarihin Soğuk Savaş adı verilen bir isme bürünerek acımasızca aktığı siyasi sürece girerken; İngiltere, uydu devletlerini kendi elleriyle kurarken, kolonyalist Fransız nüfusunun bölgede kendi yaşam tarzını yerel halka empoze edilerek bölgenin dinamikleri de değiştirilmekteydi. Entelektüellerin bölgeyi tanımlarken kullandıkları terim olarak “Orta Doğu” ifadesi bile, İngiliz dünya düzenin bölgeyle ilgili karar verici rolünü kanıtlamak için başlı başına bir delil değil midir?  Belki tartışılır. Bölgedeki bu emperyal sisteme karşı sitemi Mustafa Armağan’ın yorumuyla değerlendirelim. Ne dersiniz?

Demek ki biz İngilizlerin Ortadoğu dediği bölgeyi önce zihnimizde kaybetmişiz. Zihnen kaybedilenin fiiliyatta kaybına şaşmak gerekir mi? Osmanlı’nın elindeki topraklar her türlü oyun, hile, kalleşlik, ihanete meşru kabul edilerek kopartıldı ve sonuçta biraz da bağımsızlığına kavuşacağını umarak isyan edenlerin eseri olan modern İslam diyarında babanın gidişiyle başlayan kan ve gözyaşı bir asırdır sel olup akıyor…”

Böylece daha iyi anlaşılmaktadır ki; yaşadığı bölgeye isimlendirme insiyatifi bile olmayan bölge toplumları, ne sınırlarını kendileri çizebileceklerdir ne de dünyaya siyasetten kültüre dek söyleyecek bir söz üretebileceklerdir. Kısacası Orta Doğu, yeryüzü arenasında bir özne olmaktan çıkarak Batı’nın bir nesnesi haline gelmiştir.

Bunun en büyük örneği de günümüzde Orta Doğu’dan medyaya yansıyan savaş ve şiddet görüntüleridir. Peki bu bize günümüzdeki tabloya dair neyi işaret etmektedir?

Yakın dönemde uluslararası toplumun desteği alınmadan adına “özgürlük operasyonları” denilen askeri müdahalelerle ve koalisyon güçlerinin Orta Doğu ülkelerindeki isyan dalgasını köpürterek içerideki muhalif kitlelere özgürlük vaat edildi.  Fakat kendi dinamikleri dışında dışarıdan servis edilen demokrasi fikrinin sarhoşluğu içerisinde olan Arap Dünyası, hikâyenin sonunda net bir biçimde hayal kırıklığına uğradı. İnsanların bu süreçte hüzünleri, gülüşleri ve beklentileri birer korku imparatorluğuna dönüştü. Yine uluslararası aktörlerin isimlendirmesiyle “Arap Baharı” terimi siyasi literatüre girerken; sömürgecilerin şövalyevari tutumlarla çoğunluk üzerinde tahakküm kurmaları yaşanan tatsızlıkların en somut örneği oldu.

Tunus’ta başlayan yangın, sırasıyla Mısır ve Libya ve Suriye’yi bahar ortasında soğuk bir rüzgâra teslim etti. Orta Doğu’daki yönetimlerin birbiri ardına devrilmesiyle oluşan otorite boşluğunun devamında, tarihin çarkını çevirdikleri düşüncesine kapılan katliam timlerinin yayılmasıyla bölge, artık ölülerin sayılmadığı ülkeler sergisi olarak anılmaya başlandı. Fakat buradaki vurgulanması gereken asıl nokta, bölgenin ve ülkelerin değil; insanların sorumluluğudur. Zira her savaş, bir başka şiddet hareketini doğurur tezi doğruysa, burada da şehirler değil; insanlar suçlu demekte haksız sayılmayız.

Burada asıl mesele bilhassa Batılı güçlerin Orta Doğu’yu neden bu şiddet kuyusuna itme konusunda bu kadar hevesli olduğudur. Batılı güçlerin özellikle kendi meşrutiyetinin temel dayanağı olarak adeta cadı avına çıkarcasına ezeli düşman yaratma algısı, insan hakları sözcüklerini dipsiz kuyularla doldurmuştur. Sıcak bir iklime sahip olan coğrafyada, duygusal kışkırtmalara ve dezenformasyona oldukça açık milletlerin de kendi iç dinamikleri buna imkân sağlamıştır. Böylece bütün bir bölgeyi bir anda toplumsal hafızalarını yeni rotalar belirleyerek radikalleştirdiler. Newton’un etki tepki yasasının etkisini, Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra Basra’da kurulan Buka Cezaevi’nden çıkan ve terör örgütü DEAŞ’ın üst düzey komutanlığını yapan 9 kişide görmek mümkün değil midir?

Bu şiddet sarmalı içine giren Orta Doğu’da, karşılaşılan fiziksel ve psikolojik savaş sonucunda görüldü ki; bu durum, çeşitli şiddet modellerini doğurdu. Kışkırtıcı hamleler, ilkel benliği ile hareket edenlerin kurgularına yardımcı olacak nitelikteydi.  Şiddetli bir terör propagandasını harekete geçirmek için ortam oldukça elverişliydi. Batı’da türetilen “Radikal İslam” olgusu, bölgenin tarihsel temellerinde yer alan mezhep kavgalarının yeniden alevlendirilmesiyle desteklendi. Bunun en belirgin aynaları aşırılıktan haz alan ve sırtları Batı tarafından kapalı kapılar ardında sıvazlanan örgüt liderleriydi. Ancak tam da burada akıllara böylesi psiko-sosyolojik tablonun arkasında bu talebi yanıtlayan, bunalımlı dünyasını bu coğrafyada meşrulaştıranların kimler oldukları gelmektedir. İşte bu sorunun sorulduğu noktada kanlı canlı bir örnek olarak Ürdünlü Ebu Musab ez- Zervaki’nin “düşmanı yok etme” projesinin haritasını çıkarması gösterilebilir.

Geçmişin küllerinde kıvılcım arayan Ebubekir Naci’nin yetmiş sayfadan oluşan “Vahşetin Yönetimi (İdaret- ut- Tevahhuş)” tezi, Bağdadi grubunun el kitabı olmuştu. Burada açıkça vurgulanan nokta; vahşetin dibinin bulunması gerekildiği anlayışıydı. Tüm dünyanın bildiği Paris Saldırısı havadisinin akabinde uluslararası medya da bunu iddialarını kullanmak için köpürtecek ve Orta Doğu ile ilgili asırlarca devam edecek önyargıları pekiştirecektir.

Elbette bölgenin dışlanmış kitlelerinin radikalleşerek, aşırılığa savrularak ve nihayetinde terörize olarak seslerini Batı medyasına toplu ölüm ve kan makinesine dönüşmüş kitleler olarak duyurmaya çalıştıkları aşikardır. Bu grupların Orta Doğu’daki eski rejim mensuplarından öç alma güdüsü ile sivillere yönelmesi ve böylece hedef tahtasına konulmaları da Batı’nın Orta Doğu’yu şekillendirme çabalarının nihai sonucuydu. Nitekim süreç, bu terörize olan grupları Sünnî Arapların desteklerini çektiği, ilgisiz sünnîlerin ise fevkalade rahatsız olduğu gerçekliği ile karşı karşıya getirmiştir. Mesele, kimin haklı olduğu tartışmasından çok, bir zamanda ve bir zeminde yaşayan kitlelerin kışkırtılan dini aidiyetliklerin ve İslam inancını çeşitli şekilde yorumlayanların kan dökme ve şiddet sarmalına kapılmaları ile sonuçlanmasıdır.  

Böylece tüm kültürü son kırıntısına kadar yok etme çabası, aslında ahlak ve erdem demeçleri verenler tarafından istikrarlı bir şekilde yürütüldü. Bölge halkını tekfirci cihatçılık ve mezhepçiliğin spekülatif söylemleri arasına sıkıştıran bu tablo, özünde insanların yaşam standartlarının kalitesini düşürdü. Orta Doğu’da yaşayan insanlar, temel insanî ihtiyaçlarını ve güvenlik durumlarını bir türlü temin edemediklerinden ne bireysel olarak ne de Müslüman kolektif kimliği açısından kendini gerçekleştirme aşamasına bir türlü çıkamadılar. Sanki birtakım eller, Orta Doğu’da yaşayanları Maslow’un ihtiyaçlar piramidinin en alt basamağında tutmaya gayret gösteriyor ve böylece kendi dünya kurgularının haklılığını böylece ispat etmeye çalışıyor.

Kısacası, Orta Doğu’daki şiddetin Sosyal Bilimler açısından temel çözümlenmesi burada gizli gibi. Dış dinamiklerin baskısı, iç dinamiklerin buna zemin hazırlaması ve bir türlü insanî niteliklerini geliştirmeye imkân bulamayan bölge toplumları. Öyle ki, belki de korkulan şey, aldatıcı kimliklerle adeta gerilim dünyasını iliklerine kadar hisseden bölge insanlarının yalnızca güvenliklerini sağlama derdinden kurtulduklarında dünyaya sunacakları alternatif yaşam tezleridir. Kim bilir? 

Total
1
Shares
1 comment
  1. Efsane! Güzel yazı, tebrikler.
    Keşke İsrail’in etkisinden de bahsetseydiniz. Başarıların devamını canı gönülden dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Previous Article

Bolivya Seçimleri: Darbenin Gölgesi, Adaylar ve Muhtemel Sonuçlar

Next Article

ABD Seçimlerinden Önce Amerikan Siyasetini Anlamak İçin İzlenebilecek Yapımlar

Size daha iyi bir deneyim sunmak için websitemizde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için Gizlilik Poltikası sayfamızı ziyaret edin.