Orta Doğu’nun Politik Mevsimleri

2011 yılı, Orta Doğu coğrafyasında “Arap Baharı” diye adlandırılan bir politik sarsıntının kapısının aralandığı kilometre taşı oldu. Gerçi bu bahar, ilk değildi. İlki, 20. yüzyıl başlarında Fransız İhtilali’nin getirdiği milliyetçilik akımından etkilenen ve Batı ile içli dışlı olmuş Arap aydınlarının teorisini çizdiği bir bahardı. Ancak geniş Arap halk kitlesi ne milliyetçilikten haberdardı ne de bu aydınların anlattığını anlayacak sosyal kıvama gelmişlerdi. 1916’da Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanma biçiminde başlayan bu bahar, hala kabile düzeyinde yaşayan Arapların göçebe reislerine itaatinden başka bir şey değildi. Şerif Hüseyin ve İbni Suud başta olmak üzere, bu göçebe ve feodal reislerin amacı demokrasi ya da uygarlık değil; Osmanlı’nın yerine halife olmak rüyasıydı. Daha ötesini merak edenler, Mc. Mahon Anlaşması’nı açıp okurlarsa, ne denilmek istendiğini gayet iyi anlarlar.

1916 yılında başlayan bu baharın aslında kış güneşi olduğu çabuk meydana çıktı. Araplar, omuz omuza savaşıp Osmanlı’yı bölgeden sildikleri İngiltere’nin, müttefiki Fransa ile bölgeyi çoktan bölüşmüş olduğunu anladıklarında artık çok geçti. İngiltere ve Fransa, bölgede kurdurdukları irili ufaklı tiyatro dekoru türünden ülkelerle, Orta Doğu petrollerini bir güzel hortumladılar. Daha sonra Orta Doğu ülkelerindeki ders kitaplarında yer alan kendilerince Türk despotluğunu(!) kovan Araplar, önderleri bildikleri krallar ve emirlerin aslında Batı’nın emir eri olduklarını görünce, bahar da kışa dönmüş oldu.

İngiltere ve Fransa ile işbirliği yapan bölge hanedanları için her şey yolunda giderken; bu kez II. Dünya Savaşı sonrası az gelişmiş ülkelerde esen “sosyalizm” rüzgarı, Araplara yeniden bir bahar yaşattı. Mısır’da “Hür Subaylar” adı verilen grubun monarşiye yaptığı darbe bu kapıyı araladı. Bu hamle, bir Arabizm mesihi de türetti: Cemal Abdünnasır.

1916’da kabile reislerinin Osmanlı’ya karşı başlattığı bahar, bu kez milliyetçi-sosyalist subaylarca yerli hanedanlara karşı başladı. Mısır, Libya, Yemen, Suriye ve Irak, Nasır’ın “Arap Sosyalizmi” teorisinden etkilenerek yeni bir bahar havası estirdi. Bu romantik ideal bir de “Baas Partisi” ile formülleştirilince, Arap Dünyası yeniden “güzel günler göreceğiz” idealine kitlendi. Fakat İsrail’e karşı alınan yenilgiler ve Arap sosyalist liderlerin krallara rahmet okutacak türden tek adamlıkları, baharı yine kışa çevirdi.

Öyle ki; 1967 senesi, tüm Arap coğrafyası için kara bir leke oldu. Belki Araplar, 1948 ve 1956’da birleşip İsrail’e saldırdıklarında yenilmiş olabilirlerdi ama bu kez Mısır, Suriye, Irak ve Ürdün orduları birleşmiş; hatta Sovyetlerden de destek almışlardı. İsrail, gerçekten köşeye sıkışmıştı. Sayısal üstünlük, coğrafi avantaj, haklı davanın morali, petrol zenginliği hep Araplardan yanaydı. 700 Arap savaş uçağına karşılık, yalnızca 196 İsrail uçağı vardı. Yani her şey tamamdı ama olmadı. Savaşın başlamasıyla İsrail savaş uçakları ilk günde bin sorti yaparak 300 Arap savaş uçağının çoğunu daha yerden kalkmadan imha etti. Kara savaşlarında da durum farksızdı. Mesela Irak birlikleri cepheye ulaşamadan yolda yok edildi. İsrail tankları Golan, Kudüs, Gazze ve Sina’da Mısır, Suriye ve Ürdün ordularını mağlup etti. Kısacası İsrail, evdeki bulguru koruyayım derken; şimdi Dimyat’ın pirincine de sahip olmuştu. Bu yenilgi, aslında çok önemli bir gerçeği gözler önüne seriyordu: Arap Sosyalizmi de bir bahar olmaktan çok uzaktı. Fakat ordu destekli ve tek partili bu rejimler, baskı ve yıldırma ile bir süre daha iktidarda kaldılar. Ta ki dünyanın politik iklimi değişip Soğuk Savaş devri bitene kadar.

Bu kez 2011 yılında yine bahar umuduyla üçüncü bir hareket başladı. Hedef, Nasır’ın estirdiği rüzgarla yükselmiş ve 21. asırda zaten tarihsel olarak miadını çoktan doldurmuş Arap sosyalist rejimleri oldu. Demokratikleşme talepleri ile başlayan yeni hareket, Batı’nın da tam desteğini alınca, bu rejimler birer birer çökmeye başladı. Soğuk Savaş modeli üzerine kurulan ve son kullanma tarihi geçen bu rejimler çökünce görüldü ki; demokrasi şöyle dursun, Arap halkları temel hak ve özgürlüklerden bile mahrum kaldıkları bir girdabın içine düşmüşlerdi. Fakat garip olan şu ki; Batı ve İsrail’in ellerini ovuşturarak izlediği bu sürecin farkına Arap kamuoyunun varamamasıydı. Tam bu noktada dünya görüşü ne olursa olsun eli kalem tutan, ağzı laf yapan herkes “özgürlük” sloganları ile bu baharı karşılamıştı. Oysa azıcık sosyoloji okumuş herkes, “Aşiret Kültürü+Sömürgeci Batı Desteği=Demokrasi” formülünün tutmayacağını bilir. Şimdi ortada kalanlar; birbirleriyle savaşan aşiretler, mezhep savaşları, sürekli savaşan denetimsiz milisler ve petrolü pervasızca sömüren Batılı şirketler.

Tekrar tekrar söylemek gerekirse; Aristocu bir gözlükle ve Batı toplumları için geliştirilmiş siyaset bilimi şablonlarıyla, kısacası tarihten ve coğrafyadan kopuk ideallerle, Orta Doğu hakkında çıkarımlarda bulunmak tam bir hüsrandır. Aristoteles’in ya-ya da ikilemi ile Fransa’nın sosyo-politik analizini esas alan sosyolojik şablonlar, bu coğrafyada karşılığını bulmaz. Yine söylüyorum; Orta Doğu’da hiçbir yerde olmadığı kadar Aristoteles’in mantığına inat “Üçüncü halin imkanlılığı” vardır. O halde tekrar soralım;

Orta Doğu’da bahar mevsimi neden yok?

Total
2
Shares
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Previous Article

Rus Kimliğinin Dönüşümünde Lider Etkisi

Next Article

Sciubba, Jennifer Dabbs, "Coffins Versus Cradles: Russian Population, Foreign Policy, and Power Transition Theory", International Area Studies Review, c. 17, s. 2 (2014), ss. 205-221.

Size daha iyi bir deneyim sunmak için websitemizde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için Gizlilik Poltikası sayfamızı ziyaret edin.