Kaddafi’nin Üçüncü Evrensel Teorisinde Kadın Meselesi

Ülke olarak Libya’nın panoraması, binlerce yılın birikimini ifade etse de yalın silueti, caddelerinde bodur palmiye ağaçlarının yer aldığı az sayıda şehirlerle kum fırtınalarına muhatap geniş bir çöl coğrafyasından ibarettir. Roma İmparatorluğu’nda Afrika olarak nitelendirilen Tripolis de merkezileşmiştir. Bu beldenin coğrafyası, ancak turistlik merakı olanlar için fantastik bir diyar gibi durmaktadır. Oysaki bu beldenin gerçekliği tıpkı neredeyse tamamını kaplayan çöl gibi, kavurucu bir gerçekliğe sahiptir.

20. yüzyıl başında İtalyan emperyalizmiyle muhatap olan nevi şahsına münhasır bu memleketin, zamanla tüm İslam coğrafyası gibi kültür şoku yaşadığı rahatlıkla söylenebilir.  Bunu gidermek için atılan adımların, demokratikleşme adımları olduğunu veya rejim değişimiyle eşgüdümlü olarak bu kültürel uyumsuzluk sorununun çözüldüğünü söylemek kuru slogancılıktan öteye gitmemektedir. Bunu anlamak için bölge halkının iç dinamiklerini gözden kaçırmadan psiko-sosyal bir çözümleme yapmak yerinde olacaktır.

Rönesans’tan günümüze insanoğlundaki kadına bakış açısı, bir türlü felsefî yahut ideolojik anlamda somutlaştırılamamıştır. Bu konudaki politik elektriklenmeler, tarihsel akış içerisinde bir hayli değişkenlik göstermiştir. Erkek ve kadın ilişkisi birtakım eşitsizlikler, türlü ideolojik ve felsefî denklemlerle matematiksel hesaba tabi tutulmuş ve çıkan sonuca göre bazı coğrafyalar özgür ya da dikta ülkeler olarak sınıflandırılmıştır. Bu bağlamda Libya’ya yolculuğa çıktığınız zaman, dinsel dış baskılara maruz kalmazsınız; fakat bölge halkının kadınlarının hak arayışlarına şahit olabilirsiniz. Tıpkı tüm Ortadoğu coğrafyasında olduğu gibi.

İşte tam da bu noktada Arap Baharı sonrası oluşan ortamda, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Libya Devrimi’nde başrol oynayan kadınların kazanımlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığı izlenimleri devrimle ulaşılan sonucu tartışılır bir hale gelmiştir. Yayınlamış oldukları 40 sayfalık rapor, kadın-erkek eşitliğinin terazisindeki dengesizliği çok net vurguladı.

2011 yılının Şubat ayında mevcut iktidara karşı ayaklanan muhalifler, Muammer Muhammed Ebu Münyar el- Kaddafi’yi aynı yılın Ekim ayında öldürmüşler ve böylece 40 yıl süren rejim de yıkılmıştı. Ancak başlayan bu yeni dönemde de kadınlara yönelik reformların hayata geçirilemediği görüldü.

1990’lı yıllardan itibaren beklenilen demokratikleşme dalgası, bölgenin temel özgürlük ihtiyaçlarının ayrım çizgisiyle yüzleşmesiyle, Libya halkını pek çok arayış ve bunalımlarla karşı karşıya getirmiştir.  Bölgeyi alt üst edecek dinamitin fitili ateşlenmeden önce, kadınların sessiz yakınmalarla dünya kamuoyuna seslerini duyuramadıklarını iddiası, haksız bir iddia değildir. Kadın ve erkek arasındaki iki cinsin mizaç farklılıkları ve kabiliyetlerini ölçüştürebilmek için adil bir düzlemde bu haklar tanınmalı ve tartışılmalıydı. Libya ve komşu ülkelerin kadınlarının siyah peçeli, proaktif olamayan, hayat çemberi ev hayatına hapsolmuş,  adeta esareti temsil eden algıyı bilirsek, o zaman kadın psikolojisine ait çözümlemeleri daha sağlıklı yapabilir ve böylece doğru kaynağa ulaşabiliriz.

Bunun en somut örneği olarak Libya Kadın Hakları Örgütü Genel Kurul Başkanı El-Buayşi’nin 17 Şubat Devrimi sonrasında sürecin kadınlar üzerindeki sarsıntılarını dile getirdiği şu sözlerde bulabiliriz:

“Kadınların kamusal hayata katılımına karşı dini metinler kullanıldı. Salva Bughaighis gibi siyasi ve sivil aktivistler hedef alındı, başkaları tehdit edildi ve hayatlarından endişe duymamaları için ülkeyi terk etmeleri zorlandı. Libyalı kadınlar Kaddafi döneminde bile bu kadar baskı altında değildi.”

İşte tam burada can alıcı soru kendiliğinden belirmektedir. Yani Kaddafi rejiminde Libya’da kadının konumu neydi? Bunu anlamak için de gündemin pratiğinin de ötesine uzanarak rejimin teorik yaklaşımını bilmek ufuk açıcı olacaktır.

Önü upuzun bir deniz kıyısı, ardı uçsuz bucaksız bir çöl manzaralarıyla akıllarda kalan Libya’da meselenin yalnızca temsili kuklaların günahlarını sembolleştirdiğini görüyoruz. Kolektif sorumluluk ise bilhassa kadınların itibarlarına yönelik atılan adımlardadır. Toplumda bilirkişiler ve otorite tarafından umumi edep ve ahlak ölçeği neredeyse yalnızca kadına yönelik sınırlamalardan meydana gelir. Böylesi özdenetimin yarattığı tabloda ülkelerin refah ve eğitim bilinci, toplumu tahripkâr hedeflere karşı bir kalkan gibi korur. İşte aslında burada karşımıza bambaşka bir pencere açılmaktadır. Zira bilinen Ortadoğu kadını profilinin aksine, Kaddafi döneminde Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi çizgisinde kadının konumu kitlesel bir farklılaşma göstermişti. Muammer Kaddafi’nin iktidar sürecinde bir erkeğin ikinci bir kadınla evlenmesi pratikte düşük bir ihtimalken; hukukî düzlemde de çokeşliliğin önüne geçen yasa düzenlenmişti. Rejim, kadınları ikincil bir konumda görmek yerine, haberler öncesinde kadın korosu tarafından “Cemahirriye,  sulta şa’biye ” marşlarının görüntüleri akıllara kazınmış ve böylece kadın, Libya gibi sosyal dinamizmin oldukça yavaş olduğu bir ülkede ana çekirdek hattını oluşturarak rasyonel çalışmalarda görünür hale gelmişti.

Libya, topraklarını iç ve dış tehditlere karşı savunmak için silahlı kuvvetlere kadınların katılmasını kaygı verici bulmamıştı. Ülke liderinin güvenliğinin kadınlara emanet edilmesi, aslında sanılanın aksine salt bu güvenin bir işareti olarak görülmüştü. 1980’lerin başında kurulan ve tamamı kadınlardan oluşan “Amazon Muhafızları”  adlı yakın koruma birliği, ateşli silahlar ve dövüş sanatları eğitimlerinden geçen özel bir birlikti.

Libya lideri Muammer Kaddafi’nin ilk kez 1975 senesinde basılan ve Cemahiriye adını verdiği yeni yönetim modelinin siyasi felsefesini anlattığı Yeşil Kitap’ta bir bölüm de kadınlara ayrılmıştı. Kaddafi, bu yazının amacını ve konusunu oluşturan bu bölümde, Cemahiriye yönetim modelinde kadına bakışı özetlemiş ve kadını sosyal bir varlık olarak ele almıştı.

Peki, Üçüncü Evrensel Teori’nin anlatıldığı kitapta kadın nasıl ele alınmaktaydı?

Öncelikle Kaddafi, kadının erkekle doğal düzlemde eşit olduğunu dile getirerek siyasî ve sosyal konumunu da sağlamlaştıracak basit ama yerinde bir tanım yapıyordu:

“Kadın insandır, erkek de insandır. Bu husus tartışma götürmez. Bunun için, insanlık açısından erkek ve kadın eşittir. Erkek ve kadın arasında insanlık açısından fark gözetmek, gerekçesi olmayan aşikar bir zulümdür. Çünkü kadın da erkek gibi yer, içer, onun gibi sever ve nefret eder; onun gibi düşünür ve öğretir, onun gibi barınak, giyecek ve bineceğe ihtiyaç duyar. Onun gibi açlık ve susuzluk hisseder. Kadın da erkek gibi yaşar ve ölür.” (Yeşil Kitap, s. 84)

Ama bu doğal eşitliğin temeldeki farkın da göz ardı edilmesi için bahane olmayacağını şöyle vurgular:

“Erkek ve kadının yaratılışındaki farkları yani doğal farkları göz önünde bulundurmalıyız (…) Kadın ile erkek arasındaki fark, cinsiyet farkıdır.” (Yeşil Kitap, s. 85)

Kaddafi, Yeşil Kitap’ta kadına Arap kültürünün geleneksel yaklaşımını yıkan eşitlikçi bir tutum sergilerken; modern politik akımlardan farklı olarak geleneksel çizginin iddialarını da olumlu anlamda ele alır ve kabul eder. Yeşil Kitap’ta bunun en belirgin iddiası, kadının doğum yapan bir varlık olması ve buna bağlı olarak annelik olgusunun sosyal anlamda kadınla ilgili en büyük gerçeklik olarak yüceltilmesidir:

“Doğal veriler, yaratılış bakımından erkek ve kadın arasında farklılıklar yaratmaktadır ve bunun neticesinde erkek ve kadın eşit olmuyor. Bu aslında erkek ve kadının yani erkek ve dişinin var oluş nedenidir. Her erkek ve kadının hayatta bir birinden farklı rolü veya görevi bulunmaktadır. Erkek kesinlikle dişinin yerini alamaz, yani kadının doğal fonksiyonlarını yapamaz. Şurası da muhakkak ki kadının bu biyolojik fonksiyonları zahmet ve elem gerektiren ağır bir yüktür. Kadının bu fonksiyonu olmadan beşeri hayat duraklar. Demek ki bu seçmeli veya zorunlu olmayan doğal fonksiyonun tek alternatifi, hayatın tamamen sona ermesidir.” (Yeşil Kitap, s. 86)

İşte Yeşil Kitap, doğum ve annelik faaliyetlerinin realitesini böyle ele aldıktan sonra, bunu sosyal alana yansıtarak kadının sosyal konumunu çocuk ve oradan da aile kavramıyla ilişkilendirerek da inşaya girişir:

“Kadının annelik görevinden vazgeçip onun yerine çocuk yuvalarını kurmak, insanî toplumdan vazgeçip, biyolojik topluma ve yapay hayata geç menin başlangıcıdır. Çocukları annelerinden ayırmak onları yuvaların içine sıkıştırmak, kuluçka devresinden sonra civcivlerin tavuk çiftliklerinde besiye tutulmalarına benzer… İnsanoğlu için en uygun ve haysiyetine yaraşan, doğal anneliktir. Yani (çocuğu annesi yetiştirir)… Ve annelik, babalık ve kardeşliğin bulunduğu bir ailede yetişmelidir. Tavuk yetiştirme çiftliklerinde olduğu gibi yuvalarda değil.” (Yeşil Kitap, s. 87)

Peki, madem kadının doğal ve sosyal gerçekliğinin birinci hedefi annelik ise o zaman kadın iş hayatında hiç yer almayacak mıdır?

Yeşil Kitap’ta yer alan “Kadının erkeklerin çalışma ortamına itilmesi zulüm ve diktatörlüktür.” ifadesi meseleye bambaşka bir tarzda yaklaştığını göstermektedir. Ama nasıl? Yeşil Kitap, bu konuda anneliği önceleyerek gelenekselliği ve modernliği kendince harmanlayan şartlı bir yaklaşım sergilemektedir:

“Çocukları annelerinden ayırmak zulüm, baskı ve diktatörlüktür. Çocuklara karşı annelik görevini bırakan kadın hayattaki doğal rolüne karşı gelmiştir. Kadın için baskı ve zorbalıktan kurtarılmış bütün uygun şartlar ve haklar sağlanmalıdır, çünkü kadının doğal görevini doğal olmayan şartlarda yerine getirmesi bir çelişki teşkil eder ve zorunlu olarak doğum ve annelik görevlerini yerine getiremeyen anne, baskı ve diktatörlüğün esiri olur.” (Yeşil Kitap, ay.)

Aslında yukarıdaki paragraflar Kaddafi’nin Yeşil Kitap’taki genel yaklaşımına uygundur. Kaddafi, toplumların yapay ilkelerle gerçekliklerinden koparılarak esir edildiğini öne sürer. Bu bağlamda kadının konumunu geleneksel bir çizgiye yakın bir yerde konumlandırırken; dil ve yöntem olarak daha devrimci bir yaklaşımla bunu izah etmeye kalkışır. Yine bu bağlamda kadını konumlandırmaya devam eder:

“Bedensel işlerde çalışan kadının kendi arzusuyla çalıştığına inanmak, gerçek dışıdır, kasvetli materyalist toplum onu farkına varmadan bu zor şartlar içine itmiştir. Bu toplumun şartlarına uymaktan başka çaresi olmayan kadın, bunu yaparken, kendinin özgür davrandığına inanmaktadır. Kadın, -erkek ile kadın arasında hiç fark yok: tur kuralı karşısında özgür değildir.” (Yeşil Kitap, ay.)

Yeşil Kitap, böylece kadının geleneksel toplum çizgisinde kimliğinin birinci şartı olan annelik vasfını devrimci bir özgürlük mücadelesi olarak tanımlar. Aslında kadının erkeklerle her işte ortak sayılmasını bir hak olarak değil; bir aldatmaca olarak görür. Bu konuda modern toplum modeline çok sert eleştiri getirir:

“Çağımızın sanayileşmiş toplumları; kadının dişiliği, güzelliği, anneliği ve huzuru hesabına er kek gibi bedeni çalışmaya itmekle; uygar toplumlar değildir. Bunlar, uygar olmayan materyalist toplumlardır. Bu toplumları taklit etmek uygarlık ve insanlık açısından aptallık olduğu kadar tehlikelidir.

Böylece sorunu, kadının çalışıp çalışmaması sorunu olarak ele almak, biçimsiz ve materyalist bir yöntemdir. Çalışmak, toplum tarafından çalış maya gücü yeten ve ihtiyacı olan bütün erkek ve kadın fertlere sağlanmalıdır. Ancak her ferdin kendisine uygun olan bir alanda çalışması gereklidir. İnsan kendine uygun olmayan bir alanda çalışmaya mecbur bırakılmamalıdır.” (Yeşil Kitap, ay.)

Böylece yöntem olarak geleneksel ve modern çizgiyi kendince harmanlayan Yeşil Kitap, kadınlarla ilgili temel meseleyi kadının konumlandırılması olarak görür. Bunu da doğal ve sosyal düzlem arasında bir köprü kurarak yapmaya çalışır. Kısacası kadının insan olarak erkekle eşit olduğunu, dişilik ve annelik olarak erkekten ayrıştığını söyleyen Yeşil Kitap, kadınları farklılaştıran bu özelliklerin savunulmasını devrimci bir mücadele olarak görür. İşte kadını da diğer meseleler gibi doğal konumu ve özgürlük bağlamında ele alır:

“Özgürlük, her insanın kendine uyan ve onu en uygun bir işe aday yapan bilgiyi öğrenmesidir. Diktatörlük de insanın kendine faydalı olmayan ve onu uygun düşmeyen bir işe sevk eden bilgiyi öğrenmesidir. Erkeğe uygun olan iş, her zaman kadın için uygun olmayabilir. Çocuk için uygun olan, her zaman ve büyük için uygun olan bilgi değildir. Erkek, kadın, büyük ve küçük arasında insanlık hakları açısından fark yoktur. Ancak üzerlerine düşen görevler açısından tam bir eşitlik de bulunmaz.” (Yeşil Kitap, ay.)

Anlaşılacağı üzere Libya Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi’nin siyasal, ekonomik ve sosyal anlamda temel kitabı olan ve Kaddafi tarafından kaleme alınan Yeşil Kitap, özünde kadına dair yeni bir şey söylememiş ama eski söylemleri kendine has bir üslupla ele almıştır.

Son olarak denilebilir ki sosyal bilimlerde toplumu yorumlama ve sorgulama eylemi, beyin kıvrımlarını açmaya yönelik ilkelere sahiptir. Bir kitleyi bir arada tutan sosyal bilinci, toplum ve bireyi inceleyen bilim dalı olarak ele aldığımız zaman karmaşık ya da anlaşılmaz pek çok konuyu kategorize etmek ve daha sağlıklı incelemek mümkündür. Bu anlayış ışığında Libya’yı adeta yeryüzünden silecek bir şekilde ortaya çıkan politik gelişmelerin sosyal bilimler çerçevesinde neden sonuç ilişkisini kuracak bir mekanizmaya dayandırmadığımızda çok sayıda sorunun çözümlenemeden kaldığını görmekteyiz. Bu nedenle kimi toplumlarda gelişmeyi frenleyici düşüncelerin ve kişisel yaşam özgürlüğünün önündeki prangaların ve ülkelerin sosyal dokusunun kadın haklarının sağlıklı gelişmesinde ne denli kritik bir rol oynadığını Kaddafi dönemi Libya’sında da görmek mümkündür.

Total
1
Shares
1 comment
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Previous Article

İran’da Hamaney Sonrası Döneme İlişkin Tartışmalar: Reisi’nin Ayak Sesleri

Next Article

Demokrasinin Küresel Zaferi ve Afrika’da Demokratikleşme Dalgaları

Size daha iyi bir deneyim sunmak için websitemizde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için Gizlilik Poltikası sayfamızı ziyaret edin.