Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği

Adorno ve Horkheimer tarafından yazılan Aydınlanmanın Diyalektiği, Frankfurt okulunun ana metinlerinden biri olarak kabul edilebilir. İnsanlık tarihini ilerleme tarihinden ziyade gerileme tarihi olarak ele alan bu kitap, gerilemenin suçlusunu modernitenin getirdiği sistem, dış dünyayı kontrol etme ve manipüle etme gücünün artması olarak göstermektedir.

Kitabın yazarlarının amacı, gerçek bir insana dönüşmek yerine, insanların giderek neden yeni bir tür barbarlığa daha fazla daldığını açıklamak ve Aydınlanma’nın neden kendi kendini yok etmeye boyun eğdiği sorusuna cevap vermektir. Başka bir deyişle, Aydınlanma’nın yok edilmesi kendi başına nasıl yapılır? Aydınlanma’nın efsaneyi ortadan kaldırmaya çalıştığını, ancak bu süreçte bunun bir efsaneye dönüştüğü açıklanmaktadır.

Aydınlanma, bitmeyen bir süreç olarak 18. yüzyıla ait belirli entelektüel hareket değildir. En geniş anlamda Aydınlanma, düşüncenin ilerlemesi olarak amacı her zaman insanları korkudan arındırmak ve onları özgür insanlar olarak yetiştirmektir. Egemen sınıfa fayda sağlamak için kasıtlı olarak yayılan mitlere ve çarpıtmalara dayanarak, kültür endüstrisi aracılığıyla çevremizdeki dünya hakkında sürekli olarak yanlış bir bilinç yaratan yanlış bir sisteme karşı neler yapılabileceğine dair görüş sağlar.

Adorno ve Horkheimer fikirlerinin çoğunu Max Weber’in araçsal rasyonalite (instrumental rationality) anlayışı üzerine kurmaktadır. Araçsal rasyonalite, özgür ve yaratıcı olan nesnel ve özerk rasyonaliteye karşıdır. Bu rasyonalite, sözde insanı doğadan özgürleştiren, ancak süreç içinde araçsal akılcılık tarafından bir kenara itildi.

Aydınlanmanın Diyalektiği, aydınlanma değerlerinin kendiliğinden ilerici olmadığını Hegel’in ve aslında Marx’ın ortaya koyduğu gibi, insanı özgürleştirici sürecin, kapitalist toplumsal ilişkilerin bütünlüğü içindeki köleleştirilmesi nedeniyle zayıflatıldığını savunur. Kitap, iki argümanla başlamaktadır: Efsane zaten aydınlanmadır ve Aydınlanma mitolojiye atıfta bulunur. Adorno ve Horkheimer, bu argümanlar çerçevesinde Almanya’daki Nazi Partisi’nin yükselişini analiz etmekte ve faşizmin yükselişinin kamusal aydınlanmanın çöküşünü getireceğini belirtmektedir. Çünkü insanların yaşamları gittikçe daha işlevsiz hale gelmektedir.

Adorno ve Horkheimer, rasyonel düşünceyi teşvik etmeye çalışan eski toplumlarda zaten mevcut olan aydınlanma motivasyonlarının, amaca yönelik olmayan her türlü düşünceyi kınadığını öne sürmektedir. Bu amaca yönelik kriter yıkıcı olarak bilinmektedir, çünkü bu tür bir düşünce tarzıyla tutarlı olmayan her şeyi dışlar. Aydınlanmanın rasyonelliği, insanlar dahil her şeyi, kullanılacak ve kontrol edilecek yabancılaşmış nesneler olarak görüyordu.

Bu rasyonalitenin temel özelliklerinden biri, onu yöneten birleştirici ilkedir, tüm farklı şeyleri tek bir ilke temelinde gören ilkedir. Mantıklı bir şekilde insanları aynı olmaya ve kendi özerk kimliğinden vazgeçmeye teşvik eder. Böylece biz kültür üreticileri yerine tüketiciler haline gelerek, kendi yabancılaşmamızın istekli tüketicileri ve yeniden üreticileri haline geliriz.

Bu, elbette, hem Nazi rejimi hem de kapitalizm için doğrudur, ama kapitalizmde tam metalaştırılmış biçimini bulur. Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’nde öne sürdükleri ana argüman, hem faşizmin hem de tüm insanları birer şey olarak gören kapitalizmin olduğudur. Adorno ve Horkheimer görüşlerine göre faşizm, Stalinizm ve kapitalizm, merkezi bir rolle, mitolojilere ve ideolojik kontrole başvurarak, üretim araçlarının yaygınlaşmasını ve ekonominin şirketleşmesini devlet için üretti. Böylece her dönemde farklı mitler ve ideolojilerle hayatın her alanını kontrol etmeye çalıştı.

Bu kontrol, yalnızca doğrudan baskı yoluyla değil, aynı zamanda gündelik hayatımızın görünüşte ideolojik olmayan yönlerinde ve arzularımızı yerine getirmeye ve sürdürmeye teşvik ettiği yollar aracılığıyla gerçekleştirilir. Böylelikle bu rejimler, baskıcı oldukları için değil, arzularımızın yerine getirildiğini iddia ederek ve sanatı maddi kazanç ve ticari çıkarlar için bir araç olarak kullanan bir kültür endüstrisi ile başarılı olurlar.

Hepimiz altında faaliyet gösterdiğimiz kavramsal çerçeveler ve şemalarla mevcut sistemin sürdürülmesine katkıda bulunuyoruz. Başka bir deyişle, toplumun baskıcı aklını gerekli kılan, tüm bireysel kararlarımızın toplamıdır. Yani bu tahakkümün ortadan kaldırılması özgürlüğü gerçekleştirecek olan azınlık tarafından sürdürüldüğü söylenemez. Dolayısıyla liderler, daha önceki burjuva savunucularının aksine, mantıksal düzenliliklerin gerekli sonuçları olarak kendi zulümlerini artık açıklayamazlar, çünkü tahakkümde insanlığın rolü belirgin hale gelmektedir.

Aydınlanma, gerçek özgürlüğün gerçekleşmesi potansiyelindeki bir artış sürecidir. Fakat tarih boyunca bu amacından uzaklaşılmaktadır ve güç sahipleri tarafından farklı amaçlar için kullanılmaktadır. Dolayısıyla özgürleştirme yerine köleleştirme ve farklılıklar yaratmak yerine yabancılaştırmaya neden olmaktadır. Sonuç itibariyle şeyleşmiş ve kendilerine yabancılaşmış insanlar olarak toplumda var olan gerçekleri kabul edip üretip ve yeniden üretmektedir. Tarih boyunca temel amacından uzaklaşan aydınlanma, aynı zamanda bir potansiyel güç olarak farkındalığı hızlandırır ve böylelikle kendine ve toplumuna yabancılaşan insanlar için olumlu bir yönü var. Aslında özgür olmadığını kabul etmek, özgürlük potansiyelinde bir ilerlemedir. Modern bilime giden yolda vazgeçtiği anlamları ve bu yolda kendi için değil bilim adamları için var olduğunun farkına varan insan, aslında büyük bir başarı elde etmiş olacaktır.

Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2010.

Total
1
Shares
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Previous Article

Karabağ’daki Son Durum ve Barış İhtimali

Next Article

“Benin Modeli” ve 2021 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Size daha iyi bir deneyim sunmak için websitemizde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için Gizlilik Poltikası sayfamızı ziyaret edin.