Dr. Öğr. Üyesi Samet Zenginoğlu Politika’nın Sorularını Yanıtladı

Avrupa Birliği projesinin temelinde Avrupalı kimliği yer alıyor. Avrupalı kimliği hakkında bize bilgi verir misiniz? Son dönemde sağ popülizmin yükselişi bağlamında Avrupalı kimliğinin güncel durumunu anlatabilir misiniz?

Avrupa’da bir bütünleşme ya da entegrasyon fikri, Avrupa düşüncesinde yeni bir olgu değil. Her ne kadar bütünleşme süreci II. Dünya Savaşı’nın ardından kuramsal ve pratik açıdan inşa edilmiş olsa da biz “Birlik” fikrinin temellerinin XIII. yüzyıla değin uzandığını görüyoruz. Elbette burada kimlik konusu “biz” ve “öteki” ayrımının belirginleşmesi adına önem arz eden bir husus. Bu noktada, Avrupa Birliği projesinin temelinde doğrudan Avrupa kimliği yer alıyor ifadesini belirtemesek bile, bütünleşme sürecinin seyrinde bu kimlik inşasına dair yansımaları görebilmemiz mümkün. Örneğin Avrupa Birliği adına ortaya konulan Anayasa girişimi bu bağlamda önemlidir; çünkü ortak marş, bayrak gibi hususlar bu girişimde yer alan ve belki de en çok tartışılan konular arasındaydı. “Avrupalı kimdir?” sorusunu sorduğumuz zaman literatürde büyük oranda mutabık kalınan üç sacayağı bulunuyor. Bunlar; Antik Yunan düşüncesi, Roma hukuku ve Hıristiyanlık. Avrupa, Rönesans ve Aydınlanma Çağı sonrasında özellikle üçüncü sacayağından uzak bir görünüm arz etse de her üç faktörün de Avrupalı bilinçaltında varlığını devam ettirdiğini ifade etmemiz çok da yanlış olmayacaktır.

Bugün Avrupalı kimliği, Avrupa Birliği ölçüsünde düşündüğümüzde, ön plana çıkan etmen “ortak” politikaların dolayısıyla “ortak” bir tutumun ve tavrın geliştirilmesidir. Yani ekonomik politikalardan dış politikaya değin Birlik yeknesak bir yapının inşa edilmesi üzerine ilerliyor. Lakin bu çok da mümkün görünmüyor. Bu durum, Avrupa Birliği’nin başarısını da bazı alanlarda tartışmalı hale getiriyor. Sorunuzda yer alan aşırı sağın ya da popülizmin yükselişi, belki de en büyük tehditlerden birisi bu yüzden. Çünkü bir yandan “Avrupalılık” vurgusu yapılırken; diğer yandan aşırı sağcı ve ulus odaklı fikirlerin güç kazanması ulus-üstü yapının zedelenmesi anlamına geliyor. Unutmayalım ki II. Dünya Savaşı sonrasında temelleri atılan Birlik, Almanya deneyiminin ardından deyim yerindeyse ulus odaklı fikirlerin minimize edilmesini ve ulus-üstü (supranasyonel) bir yapının ortaya çıkmasını amaçlamıştı. Fakat bugün Almanya’da AfD Partisi ya da PEGIDA gibi topluluklar, Hollanda’da ve Fransa’da yer alan aşırı sağcı aktörler bütünleşmeyi hem imaj hem de işleyiş yönünden akamete uğratacak söylem ve hamleler geliştiriyorlar.

Bu aktörler, partiler ya da topluluklar göçmen karşıtı oldukları kadar aynı zamanda AB karşıtlığını ihtiva eden düşüncelere de sahipler. Yani Avrupa’da yer alan popülist hareketlerin anti-AB söylemleri, bu noktada mühim bir perspektife sahip. Ekonomik kriz, mülteci sorunu gibi unsurları seçim süreçlerinde argüman olarak kullanıp güç kazanıyor olsalar da uzun vadede AB entegrasyon sürecini riske atacak olmaları da kesinlikle göz önünde bulundurulmalı. 

Avrupa Birliği Anayasası’nın reddedilmesinden sonra Avrupa entegrasyon projesinin çöktüğünden bahsedilmekteydi. Brexit kapsamında AB’nin geleceğini değerlendirir misiniz?

Çünkü Avrupa Birliği Anayasası girişimi, ekonomik ve parasal birlik aşamasını tamamlamış olan Avrupa Birliği için belki de en önemli dönüm noktalarından birisiydi. Ortak para biriminin ardından Anayasa, artık gerçek manada bir Birliğin inşa edildiği anlamına gelecekti. Fakat iki ülkede; yani Fransa ve Hollanda’da gerçekleştirilen referandumlarda “hayır” çıkması sebebiyle hızla bu girişim rafa kaldırıldı. Birinci soru kapsamında da ifade ettiğimiz üzere ulusal hassasiyetleri etkileyen marş, bayrak gibi unsurların bu sonucun ortaya çıkmasında etkili olduğunu söylememiz mümkün. Sonrasında bu unsurlar haricinde Anayasa girişimin içeriğinin birçok boyutu 2009 yılında Lizbon Antlaşması ile yürürlüğe girdi. Bu noktada bir “çöküş” ifadesinden bahsetmek güç olsa da büyük bir krizin geride bırakılmış olduğunu ifade edebiliriz.

Şüphesiz bu krizlerden biri de İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı daha doğru bir ifade ile 23 Haziran 2016 referandumundan ayrılma kararının çıkmış olması. Aslında bir bakıma bu şaşırtıcı bir tablo da değil. Çünkü İngiltere ile Birliğin ilişkileri üyelik sürecinden bu yana çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştı. Üyeliğin iki kez Fransa tarafından ve hatta De Gaulle tarafından reddedilmesi, İngiltere’nin Schengen ve Euro hamlelerinin dışında kalması, aslında İngiltere’nin ne kadar ve ne boyutta AB’ye dahil olduğu sorusunu beraberinde getiriyordu. Brexit süreci, -İngiltere’nin egemenlik başta olmak üzere ekonomik ve politik gerekçelerini bir yana bırakırsak-, yarım asrı çoktan aşan bir süredir çok-boyutlu bir bağlamda var olan ve varlığını kendisini güncelleyerek devam ettiren Birlik için hem bir sorun hem de domino etkisi oluşturması açısından büyük bir risk teşkil etti.

Brexit sonrasında yeni -exit’li süreçler yaşanabilir mi? Özellikle pandemi sürecinde İtalya’da AB’den beklenen desteğin gelmemesi üzerine oluşan tepkileri değerlendirebilir misiniz?

Evet, aslında domino etkisinden kast ettiğimiz şey tam da bu. Çünkü özellikle Fransa ve Hollanda’da yer alan aşırı sağcı parti ve topluluklar kendi ülkelerinde de böylesi bir referandumun yapılması gerektiğini yüksek sesle dile getirdiler. 2017 yılı Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimini Marine Le Pen’in kazanmış olması halinde farklı bir gündem tartışmamız bu açıdan mümkündü. Elbette tarihte geçmişe dair ihtimaller üzerine konuşmak çok da sağlıklı değildir; lakin ortada da Avrupa ülkeleri açısından böylesi bir gerçek var. Üye ülkelerin Birlik ile olan çeşitli krizlerinin yanı sıra örneğin İspanya’daki Katalonya Sorunu halen devam ediyor. Hatta İskoçya’nın AB ile yeni bir yol inşa etmesi bile ihtimaller arasında. Dolayısıyla İngiltere’nin ayrılması, Avrupa ülkelerindeki -exit amacını taşıyan aktörler için bir kapı aralamış oldu.

Pandemi süreci ise Avrupa Birliği için çok ayrı bir sınav oluyor. Desteğin gelmemesi olarak ifade ettiğiniz hususların yanı sıra düşününüz, medyaya AB ülkeleri arasındaki “maske savaşları”nın yansıması bile bir takım soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Bu noktada tek sorumlu olarak AB’yi görmenin de doğru olmadığı kanaatindeyim. Zira İtalya iç politikasında uzun dönemdir yaşanan ekonomik ve politik belirsizlik de bu açıdan göz önünde bulundurulmalı.

Artık şimdiden pandemi sonrasında AB’nin bu krizi nasıl geride bırakacağına odaklanmak lazım. Yani sağlık alanı başta olmak üzere, eğitim, sosyal güvenlik gibi etmenlerde yaşanacak bir dönüşüm sürecinden söz ediyoruz. Bu süreci AB ne kadar az sorunla ya da hasarla geride bırakacak? Bugün için bu sorunun yanıtı, AB’nin olası gelecek senaryolarını etkileyebilir.

Transatlantik ilişkilerde Trump yönetimi sıklıkla AB üyesi devletlerin NATO’daki savunma harcamalarını eleştiriyor. Buna karşılık AB içerindeyse PESCO ve Avrupa Ordusu tartışmaları gündeme geliyor. Tartışmalara ve Fransa’nın yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren AB-ABD ilişkileri, NATO bağlamında bir dönüşüm yaşadı. Bu dönemden itibaren AB’nin dış ve güvenlik politikalarında daha belirgin hamlelerle karşılaşıldığını görüyoruz. Son dönemde ise Avrupa’nın bir bakıma NATO’dan ayrı bir ordu/güvenlik/savunma inşa amacını dile getirmesi dikkat çekiyor. Tabii ki bu noktada Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ön plana çıkan liderler arasında.

Eylül 2017’de Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Macron, Avrupa savunmasını desteklemek üzere Avrupa Müdahale gücünden bahsetti. Hatta Macron-Merkel ilişkileri nazarında değerlendirildiğinde, Almanya’nın da böylesi bir adımı desteklediğini belirtmemiz mümkün. Kasım 2019’da Macron’un “NATO’nun beyin ölümünün” gerçekleştiği yönündeki açıklaması ise bu adımların arka planında yer alan perspektifi sunması açısından mühim. Ancak Fransa-ABD ilişkilerinin yanı sıra Fransa’nın AB’yi domine eden bir aktör olma yönündeki girişimlerinin ne denli sonuçlar vereceği ve bu sonuçların etki düzeyleri bu tartışmaların yönünü etkileyecek parametreler arasında yer alıyorlar.

Türkiye-AB ilişkilerinde en önemli anlaşmazlık meselesini Kıbrıs Sorunu oluşturmaktadır. AB’nin GKRY’yi üye olarak kabul etmesi sonrasında oluşan denklemi ve Türkiye açısından zorluklarını açıklar mısınız?

Türkiye ile AB ilişkilerinde birçok anlaşmazlık meselesi/konusu ile karşılaşıyoruz. Kültürel faktörler ile ilgili sorunsallar bir yana Gümrük Birliği ile ilgili halen süren tartışmalar, fasılllar nazarında uygulanan siyasi blokajlar, Doğu Akdeniz merkezli gelişmeler, insan hakları ve özgürlük eksenli konular başta olmak üzere birçok başlıktan söz edebiliriz. Ancak ifade ettiğiniz üzere Kıbrıs Meselesi, bu başlıklar arasında 2000’li yıllardan itibaren üst sıralarda yer almaya başladı.

Bu denklem içerisinde AB’nin birtakım çelişkileri ile karşılaşıyoruz. Çünkü AB’ye üye olabilmek için başlangıçtan bu yana değişmeyen faktörlerden birisi Avrupa ülkesi olmak. Yani bir bakıma Avrupa kıtasında yer almak. Hatta 1980’lerde Fas’ın entegrasyona başvurusunun reddedilmesinde de bu saik doğrudan etkili olmuştur. Dolayısıyla takdir edersiniz ki Kıbrıs’ın coğrafi olarak ne kadar Avrupalı olduğu tartışmaya açıktır. Ancak burada jeopolitik faktör ile siyasi gerekçeler devreye giriyor. Çünkü Kıbrıs, tarih sahnesinde dünden bugüne her daim jeopolitik öneme sahip bir ada. Son dönemde Doğu Akdeniz denklemi bağlamında da bu önem yeni bir boyut kazandı.

GKRY’nin üyeliği Türkiye açısından bir dezavantaj. Dezavantajın üç boyutu var. Birincisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin aleyhine işleyen bir süreçte karşımızda artık bir aktör olarak AB de var. İkincisi, AB bu minvalde Doğu Akdeniz’deki amaçları için Kıbrıs’ı vazgeçilmez bir alan olarak görüyor. Üçüncüsü ise bahsettiğimiz siyasi blokajlarda karşımıza çıkan taraflardan birisi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Ancak avantajlarımızı da her daim masada tutmak zorundayız. Öncelikle bizim garantör ülke olmamızın sağlayacağı durum var. Burada söz sahibi olmak durumundan söz ediyoruz. Son seçimde Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın açıklamaları, söylemleri ve yaklaşımları bu varlığı teyit eden argümanlar barındırıyor. Doğu Akdeniz meselesi de dahil olmak üzere Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı görmezden gelinemeyecek bir gerçek.

Son dönemde Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi üzerinde süren tartışmalarla birlikte gittikçe ısınan Doğu Akdeniz süreci söz konusudur. AB’nin burada izlediği politikayı açıklar mısınız?

Doğu Akdeniz, tarihsel perspektiften bugüne jeopolitik ve jeostratejik önemi haiz bir alan. Ticaret ve ulaşım alanlarının yanı sıra XXI. yüzyılda enerji konusu ile birlikte bu önem yeni bir boyut kazandı. Gerek 2010 yılının sonlarından itibaren Arap coğrafyasında görülen kaotik yapı gerekse de bölgedeki çok-aktörlü denklem, Doğu Akdeniz üzerindeki diplomatik, ekonomik ve politik çatışmaları gündeme getirdi. Çok-aktörlü denklem nazarında Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin yanı sıra Çin, Rusya, ABD ve AB’nin bölgeye yönelik doğrudan ya da dolaylı hamlelerini de müşahede etmek mümkün.

Bu noktada AB’nin izlediği politikalar aslında dört farklı yansımaya sahip gibi görünüyor. Birincisi, AB, Doğu Akdeniz’deki rezervlerin kıtaya aktarılması noktasında Rusya’ya enerji sahasındaki bağımlılığını azaltmak istiyor. Ancak keşfedilen hidrokarbon rezervi küresel rezerv ile şu an mukayese edildiğinde, böylesi bir enerji ihtiyacını giderebilecek bir kapasitenin varlığı halen tartışmaya açık bir konu. İkincisi, AB bu süreçte EastMed gibi projeler aracılığıyla Türkiye’yi by-pass ederek bir enerji hattı oluşturmak istiyor. Fakat maliyet ve verimlilik açısından böylesi bir projenin uygulanması çok da sağlıklı görünmüyor. Üçüncüsü, AB’nin dönem dönem Yunanistan’ın Doğu Akdeniz özelinde Türkiye aleyhindeki çıkışlarına destek vermesi. Yunanistan’ın gücünün ötesinde bir dış politik söylem gerçekleştirmesi ve bu gelişmeler ekseninde örneğin Almanya’nın bir denge unsuru olarak devreye girmesi aslında mesajın dolaylı kanallardan oluşturulması anlamına da geliyor. Dördüncü olarak ise bir önceki sorunuza istinaden Güney Kıbrıs’ın bir aktör olarak değerlendirilmesi aracılığıyla uluslararası hukuk nazarında bir zemin inşa edilmeye çalışılıyor. Bu dört yansımada da temel amaçlardan biri Türkiye’nin bölgedeki haklarının sınırlandırılması, hatta tamamen ortadan kaldırılması. Fakat Türkiye’nin bu haklarından vazgeçmesi mümkün değil. Bu doğrultuda atılan adımlar da ülkemizde ve dünyada müşahede ediliyor. Burada dikkat edilmesi gereken husus belki de şu; Doğu Akdeniz meselesine dair AB ve Türkiye arasındaki ilişkilerin bağlamı ayrıdır ve yarım asrı aşan bir süredir tam üyelik hedefiyle ilerleyen Türkiye-AB ilişkileri arasındaki bağlam ayrıdır. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in Türkiye ile ilişkilerde aleyhte bir argüman olarak kullanılması doğru görünmemektedir.

Tüm bu gelişmeler ve Türk dış politikasında yükselen Avrasyacılık bağlamında Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair öngörüleriniz nelerdir?

Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkilerini, sadece AB bağlamında değerlendirmek hatalı olur. Zira XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan modernleşme süreci olarak adlandırılan süreç hukuki, ekonomik, kültürel, politik ve ticari olmak üzere birçok başlık altında çok-boyutlu bir süreç ve bağlam ihtiva ediyor. Bu sebeple her iki tarafın da kısa ve orta vadede birbirlerinden vazgeçmeleri çok da mümkün değil. Dönem dönem ilişkiler nazarında krizlerle karşılaşılsa da ve hatta bu krizler aşılamasa da ilişkiler kendi bağlamı içerisinde sürekliliğini devam ettiriyor. Önceki sorularda ifade edilen GKRY ve Doğu Akdeniz meseleleri de bu açıdan değerlendirilebilir.

Avrasyacılık, Türkiye’de Soğuk Savaş sonrasından itibaren zaman zaman yükselişe geçen bir konu. Bazı dönemlerde AB ile ilişkilerde yaşanan krizlerde örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik gibi tartışmaların gündeme gelmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Ancak kurumsal açıdan ŞİÖ’nün AB’ye alternatif olması çok da mümkün değil. Bunun yanı sıra S-400 ve Akkuyu Nükleer Santrali gibi alanlarda gerçekleştirilen iş birliği Avrasyacılığın öncüsü sayılabilecek Rusya ile ilişkiler nazarında önemli parametreler olarak görülebilir. Lakin bir de Suriye konusunda Rusya ile dönem dönem yaşanan ihtilaflar da her daim dikkate alınması gereken gerçekler arasındaki yerini koruyor.

Son olarak Türkiye’de yer alan Avrasyacı görüşleri de göz önünde bulundurmak lazım. Zira NATO ve Amerika karşıtlığı üzerinden mutabakat sağlanacak alanların ve başlıkların fikir sahasında oluşturulduğuna dair çalışma ve söylemler de söz konusu. Ancak tekrar ifade etmek gerekirse Avrasyacılığın AB ile olan ilişkilere bir alternatif olarak görülmesi güçtür. Dolayısıyla iki eksen arasındaki kurumsal, politik, ticari farklılıkları analiz etmeden böylesi bir “B” planından söz etmek hatalı olacaktır.

Avrupa’da bir bütünleşme ya da entegrasyon fikri, Avrupa düşüncesinde yeni bir olgu değil. Her ne kadar bütünleşme süreci II. Dünya Savaşı’nın ardından kuramsal ve pratik açıdan inşa edilmiş olsa da biz “Birlik” fikrinin temellerinin XIII. yüzyıla değin uzandığını görüyoruz. Elbette burada kimlik konusu “biz” ve “öteki” ayrımının belirginleşmesi adına önem arz eden bir husus. Bu noktada, Avrupa Birliği projesinin temelinde doğrudan Avrupa kimliği yer alıyor ifadesini belirtemesek bile, bütünleşme sürecinin seyrinde bu kimlik inşasına dair yansımaları görebilmemiz mümkün. Örneğin Avrupa Birliği adına ortaya konulan Anayasa girişimi bu bağlamda önemlidir; çünkü ortak marş, bayrak gibi hususlar bu girişimde yer alan ve belki de en çok tartışılan konular arasındaydı. “Avrupalı kimdir?” sorusunu sorduğumuz zaman literatürde büyük oranda mutabık kalınan üç sacayağı bulunuyor. Bunlar; Antik Yunan düşüncesi, Roma hukuku ve Hıristiyanlık. Avrupa, Rönesans ve Aydınlanma Çağı sonrasında özellikle üçüncü sacayağından uzak bir görünüm arz etse de her üç faktörün de Avrupalı bilinçaltında varlığını devam ettirdiğini ifade etmemiz çok da yanlış olmayacaktır.

Bugün Avrupalı kimliği, Avrupa Birliği ölçüsünde düşündüğümüzde, ön plana çıkan etmen “ortak” politikaların dolayısıyla “ortak” bir tutumun ve tavrın geliştirilmesidir. Yani ekonomik politikalardan dış politikaya değin Birlik yeknesak bir yapının inşa edilmesi üzerine ilerliyor. Lakin bu çok da mümkün görünmüyor. Bu durum, Avrupa Birliği’nin başarısını da bazı alanlarda tartışmalı hale getiriyor. Sorunuzda yer alan aşırı sağın ya da popülizmin yükselişi, belki de en büyük tehditlerden birisi bu yüzden. Çünkü bir yandan “Avrupalılık” vurgusu yapılırken; diğer yandan aşırı sağcı ve ulus odaklı fikirlerin güç kazanması ulus-üstü yapının zedelenmesi anlamına geliyor. Unutmayalım ki II. Dünya Savaşı sonrasında temelleri atılan Birlik, Almanya deneyiminin ardından deyim yerindeyse ulus odaklı fikirlerin minimize edilmesini ve ulus-üstü (supranasyonel) bir yapının ortaya çıkmasını amaçlamıştı. Fakat bugün Almanya’da AfD Partisi ya da PEGIDA gibi topluluklar, Hollanda’da ve Fransa’da yer alan aşırı sağcı aktörler bütünleşmeyi hem imaj hem de işleyiş yönünden akamete uğratacak söylem ve hamleler geliştiriyorlar.

Bu aktörler, partiler ya da topluluklar göçmen karşıtı oldukları kadar aynı zamanda AB karşıtlığını ihtiva eden düşüncelere de sahipler. Yani Avrupa’da yer alan popülist hareketlerin anti-AB söylemleri, bu noktada mühim bir perspektife sahip. Ekonomik kriz, mülteci sorunu gibi unsurları seçim süreçlerinde argüman olarak kullanıp güç kazanıyor olsalar da uzun vadede AB entegrasyon sürecini riske atacak olmaları da kesinlikle göz önünde bulundurulmalı. 

Avrupa Birliği Anayasası’nın reddedilmesinden sonra Avrupa entegrasyon projesinin çöktüğünden bahsedilmekteydi. Brexit kapsamında AB’nin geleceğini değerlendirir misiniz?

Çünkü Avrupa Birliği Anayasası girişimi, ekonomik ve parasal birlik aşamasını tamamlamış olan Avrupa Birliği için belki de en önemli dönüm noktalarından birisiydi. Ortak para biriminin ardından Anayasa, artık gerçek manada bir Birliğin inşa edildiği anlamına gelecekti. Fakat iki ülkede; yani Fransa ve Hollanda’da gerçekleştirilen referandumlarda “hayır” çıkması sebebiyle hızla bu girişim rafa kaldırıldı. Birinci soru kapsamında da ifade ettiğimiz üzere ulusal hassasiyetleri etkileyen marş, bayrak gibi unsurların bu sonucun ortaya çıkmasında etkili olduğunu söylememiz mümkün. Sonrasında bu unsurlar haricinde Anayasa girişimin içeriğinin birçok boyutu 2009 yılında Lizbon Antlaşması ile yürürlüğe girdi. Bu noktada bir “çöküş” ifadesinden bahsetmek güç olsa da büyük bir krizin geride bırakılmış olduğunu ifade edebiliriz.

Şüphesiz bu krizlerden biri de İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı daha doğru bir ifade ile 23 Haziran 2016 referandumundan ayrılma kararının çıkmış olması. Aslında bir bakıma bu şaşırtıcı bir tablo da değil. Çünkü İngiltere ile Birliğin ilişkileri üyelik sürecinden bu yana çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştı. Üyeliğin iki kez Fransa tarafından ve hatta De Gaulle tarafından reddedilmesi, İngiltere’nin Schengen ve Euro hamlelerinin dışında kalması, aslında İngiltere’nin ne kadar ve ne boyutta AB’ye dahil olduğu sorusunu beraberinde getiriyordu. Brexit süreci, -İngiltere’nin egemenlik başta olmak üzere ekonomik ve politik gerekçelerini bir yana bırakırsak-, yarım asrı çoktan aşan bir süredir çok-boyutlu bir bağlamda var olan ve varlığını kendisini güncelleyerek devam ettiren Birlik için hem bir sorun hem de domino etkisi oluşturması açısından büyük bir risk teşkil etti.

Brexit sonrasında yeni -exit’li süreçler yaşanabilir mi? Özellikle pandemi sürecinde İtalya’da AB’den beklenen desteğin gelmemesi üzerine oluşan tepkileri değerlendirebilir misiniz?

Evet, aslında domino etkisinden kast ettiğimiz şey tam da bu. Çünkü özellikle Fransa ve Hollanda’da yer alan aşırı sağcı parti ve topluluklar kendi ülkelerinde de böylesi bir referandumun yapılması gerektiğini yüksek sesle dile getirdiler. 2017 yılı Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimini Marine Le Pen’in kazanmış olması halinde farklı bir gündem tartışmamız bu açıdan mümkündü. Elbette tarihte geçmişe dair ihtimaller üzerine konuşmak çok da sağlıklı değildir; lakin ortada da Avrupa ülkeleri açısından böylesi bir gerçek var. Üye ülkelerin Birlik ile olan çeşitli krizlerinin yanı sıra örneğin İspanya’daki Katalonya Sorunu halen devam ediyor. Hatta İskoçya’nın AB ile yeni bir yol inşa etmesi bile ihtimaller arasında. Dolayısıyla İngiltere’nin ayrılması, Avrupa ülkelerindeki -exit amacını taşıyan aktörler için bir kapı aralamış oldu.

Pandemi süreci ise Avrupa Birliği için çok ayrı bir sınav oluyor. Desteğin gelmemesi olarak ifade ettiğiniz hususların yanı sıra düşününüz, medyaya AB ülkeleri arasındaki “maske savaşları”nın yansıması bile bir takım soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Bu noktada tek sorumlu olarak AB’yi görmenin de doğru olmadığı kanaatindeyim. Zira İtalya iç politikasında uzun dönemdir yaşanan ekonomik ve politik belirsizlik de bu açıdan göz önünde bulundurulmalı.

Artık şimdiden pandemi sonrasında AB’nin bu krizi nasıl geride bırakacağına odaklanmak lazım. Yani sağlık alanı başta olmak üzere, eğitim, sosyal güvenlik gibi etmenlerde yaşanacak bir dönüşüm sürecinden söz ediyoruz. Bu süreci AB ne kadar az sorunla ya da hasarla geride bırakacak? Bugün için bu sorunun yanıtı, AB’nin olası gelecek senaryolarını etkileyebilir.

Transatlantik ilişkilerde Trump yönetimi sıklıkla AB üyesi devletlerin NATO’daki savunma harcamalarını eleştiriyor. Buna karşılık AB içerindeyse PESCO ve Avrupa Ordusu tartışmaları gündeme geliyor. Tartışmalara ve Fransa’nın yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren AB-ABD ilişkileri, NATO bağlamında bir dönüşüm yaşadı. Bu dönemden itibaren AB’nin dış ve güvenlik politikalarında daha belirgin hamlelerle karşılaşıldığını görüyoruz. Son dönemde ise Avrupa’nın bir bakıma NATO’dan ayrı bir ordu/güvenlik/savunma inşa amacını dile getirmesi dikkat çekiyor. Tabii ki bu noktada Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ön plana çıkan liderler arasında.

Eylül 2017’de Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Macron, Avrupa savunmasını desteklemek üzere Avrupa Müdahale gücünden bahsetti. Hatta Macron-Merkel ilişkileri nazarında değerlendirildiğinde, Almanya’nın da böylesi bir adımı desteklediğini belirtmemiz mümkün. Kasım 2019’da Macron’un “NATO’nun beyin ölümünün” gerçekleştiği yönündeki açıklaması ise bu adımların arka planında yer alan perspektifi sunması açısından mühim. Ancak Fransa-ABD ilişkilerinin yanı sıra Fransa’nın AB’yi domine eden bir aktör olma yönündeki girişimlerinin ne denli sonuçlar vereceği ve bu sonuçların etki düzeyleri bu tartışmaların yönünü etkileyecek parametreler arasında yer alıyorlar.

Türkiye-AB ilişkilerinde en önemli anlaşmazlık meselesini Kıbrıs Sorunu oluşturmaktadır. AB’nin GKRY’yi üye olarak kabul etmesi sonrasında oluşan denklemi ve Türkiye açısından zorluklarını açıklar mısınız?

Türkiye ile AB ilişkilerinde birçok anlaşmazlık meselesi/konusu ile karşılaşıyoruz. Kültürel faktörler ile ilgili sorunsallar bir yana Gümrük Birliği ile ilgili halen süren tartışmalar, fasılllar nazarında uygulanan siyasi blokajlar, Doğu Akdeniz merkezli gelişmeler, insan hakları ve özgürlük eksenli konular başta olmak üzere birçok başlıktan söz edebiliriz. Ancak ifade ettiğiniz üzere Kıbrıs Meselesi, bu başlıklar arasında 2000’li yıllardan itibaren üst sıralarda yer almaya başladı.

Bu denklem içerisinde AB’nin birtakım çelişkileri ile karşılaşıyoruz. Çünkü AB’ye üye olabilmek için başlangıçtan bu yana değişmeyen faktörlerden birisi Avrupa ülkesi olmak. Yani bir bakıma Avrupa kıtasında yer almak. Hatta 1980’lerde Fas’ın entegrasyona başvurusunun reddedilmesinde de bu saik doğrudan etkili olmuştur. Dolayısıyla takdir edersiniz ki Kıbrıs’ın coğrafi olarak ne kadar Avrupalı olduğu tartışmaya açıktır. Ancak burada jeopolitik faktör ile siyasi gerekçeler devreye giriyor. Çünkü Kıbrıs, tarih sahnesinde dünden bugüne her daim jeopolitik öneme sahip bir ada. Son dönemde Doğu Akdeniz denklemi bağlamında da bu önem yeni bir boyut kazandı.

GKRY’nin üyeliği Türkiye açısından bir dezavantaj. Dezavantajın üç boyutu var. Birincisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin aleyhine işleyen bir süreçte karşımızda artık bir aktör olarak AB de var. İkincisi, AB bu minvalde Doğu Akdeniz’deki amaçları için Kıbrıs’ı vazgeçilmez bir alan olarak görüyor. Üçüncüsü ise bahsettiğimiz siyasi blokajlarda karşımıza çıkan taraflardan birisi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Ancak avantajlarımızı da her daim masada tutmak zorundayız. Öncelikle bizim garantör ülke olmamızın sağlayacağı durum var. Burada söz sahibi olmak durumundan söz ediyoruz. Son seçimde Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın açıklamaları, söylemleri ve yaklaşımları bu varlığı teyit eden argümanlar barındırıyor. Doğu Akdeniz meselesi de dahil olmak üzere Türkiye’nin Kıbrıs’taki varlığı görmezden gelinemeyecek bir gerçek.

Son dönemde Türkiye ve Yunanistan arasında Ege Denizi üzerinde süren tartışmalarla birlikte gittikçe ısınan Doğu Akdeniz süreci söz konusudur. AB’nin burada izlediği politikayı açıklar mısınız?

Doğu Akdeniz, tarihsel perspektiften bugüne jeopolitik ve jeostratejik önemi haiz bir alan. Ticaret ve ulaşım alanlarının yanı sıra XXI. yüzyılda enerji konusu ile birlikte bu önem yeni bir boyut kazandı. Gerek 2010 yılının sonlarından itibaren Arap coğrafyasında görülen kaotik yapı gerekse de bölgedeki çok-aktörlü denklem, Doğu Akdeniz üzerindeki diplomatik, ekonomik ve politik çatışmaları gündeme getirdi. Çok-aktörlü denklem nazarında Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin yanı sıra Çin, Rusya, ABD ve AB’nin bölgeye yönelik doğrudan ya da dolaylı hamlelerini de müşahede etmek mümkün.

Bu noktada AB’nin izlediği politikalar aslında dört farklı yansımaya sahip gibi görünüyor. Birincisi, AB, Doğu Akdeniz’deki rezervlerin kıtaya aktarılması noktasında Rusya’ya enerji sahasındaki bağımlılığını azaltmak istiyor. Ancak keşfedilen hidrokarbon rezervi küresel rezerv ile şu an mukayese edildiğinde, böylesi bir enerji ihtiyacını giderebilecek bir kapasitenin varlığı halen tartışmaya açık bir konu. İkincisi, AB bu süreçte EastMed gibi projeler aracılığıyla Türkiye’yi by-pass ederek bir enerji hattı oluşturmak istiyor. Fakat maliyet ve verimlilik açısından böylesi bir projenin uygulanması çok da sağlıklı görünmüyor. Üçüncüsü, AB’nin dönem dönem Yunanistan’ın Doğu Akdeniz özelinde Türkiye aleyhindeki çıkışlarına destek vermesi. Yunanistan’ın gücünün ötesinde bir dış politik söylem gerçekleştirmesi ve bu gelişmeler ekseninde örneğin Almanya’nın bir denge unsuru olarak devreye girmesi aslında mesajın dolaylı kanallardan oluşturulması anlamına da geliyor. Dördüncü olarak ise bir önceki sorunuza istinaden Güney Kıbrıs’ın bir aktör olarak değerlendirilmesi aracılığıyla uluslararası hukuk nazarında bir zemin inşa edilmeye çalışılıyor. Bu dört yansımada da temel amaçlardan biri Türkiye’nin bölgedeki haklarının sınırlandırılması, hatta tamamen ortadan kaldırılması. Fakat Türkiye’nin bu haklarından vazgeçmesi mümkün değil. Bu doğrultuda atılan adımlar da ülkemizde ve dünyada müşahede ediliyor. Burada dikkat edilmesi gereken husus belki de şu; Doğu Akdeniz meselesine dair AB ve Türkiye arasındaki ilişkilerin bağlamı ayrıdır ve yarım asrı aşan bir süredir tam üyelik hedefiyle ilerleyen Türkiye-AB ilişkileri arasındaki bağlam ayrıdır. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in Türkiye ile ilişkilerde aleyhte bir argüman olarak kullanılması doğru görünmemektedir.

Tüm bu gelişmeler ve Türk dış politikasında yükselen Avrasyacılık bağlamında Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine dair öngörüleriniz nelerdir?

Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkilerini, sadece AB bağlamında değerlendirmek hatalı olur. Zira XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan modernleşme süreci olarak adlandırılan süreç hukuki, ekonomik, kültürel, politik ve ticari olmak üzere birçok başlık altında çok-boyutlu bir süreç ve bağlam ihtiva ediyor. Bu sebeple her iki tarafın da kısa ve orta vadede birbirlerinden vazgeçmeleri çok da mümkün değil. Dönem dönem ilişkiler nazarında krizlerle karşılaşılsa da ve hatta bu krizler aşılamasa da ilişkiler kendi bağlamı içerisinde sürekliliğini devam ettiriyor. Önceki sorularda ifade edilen GKRY ve Doğu Akdeniz meseleleri de bu açıdan değerlendirilebilir.

Avrasyacılık, Türkiye’de Soğuk Savaş sonrasından itibaren zaman zaman yükselişe geçen bir konu. Bazı dönemlerde AB ile ilişkilerde yaşanan krizlerde örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik gibi tartışmaların gündeme gelmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Ancak kurumsal açıdan ŞİÖ’nün AB’ye alternatif olması çok da mümkün değil. Bunun yanı sıra S-400 ve Akkuyu Nükleer Santrali gibi alanlarda gerçekleştirilen iş birliği Avrasyacılığın öncüsü sayılabilecek Rusya ile ilişkiler nazarında önemli parametreler olarak görülebilir. Lakin bir de Suriye konusunda Rusya ile dönem dönem yaşanan ihtilaflar da her daim dikkate alınması gereken gerçekler arasındaki yerini koruyor.

Son olarak Türkiye’de yer alan Avrasyacı görüşleri de göz önünde bulundurmak lazım. Zira NATO ve Amerika karşıtlığı üzerinden mutabakat sağlanacak alanların ve başlıkların fikir sahasında oluşturulduğuna dair çalışma ve söylemler de söz konusu. Ancak tekrar ifade etmek gerekirse Avrasyacılığın AB ile olan ilişkilere bir alternatif olarak görülmesi güçtür. Dolayısıyla iki eksen arasındaki kurumsal, politik, ticari farklılıkları analiz etmeden böylesi bir “B” planından söz etmek hatalı olacaktır.

Total
14
Shares
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Previous Article

Askeri Zaferin Diplomasiye Yansıması: 10 Kasım 2020 Antlaşması

Next Article

Yemen Krizi ve Hudeyde Limanı Ablukası

Size daha iyi bir deneyim sunmak için websitemizde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için Gizlilik Poltikası sayfamızı ziyaret edin.